YÛNUS EMRE ŞERHİ “Gönül Usanmadın Sen Bu Seferden”
YÛNUS EMRE ŞERHİ “Gönül Usanmadın Sen Bu Seferden”
YÛNUS EMRE ŞERHİ
“Gönül Usanmadın Sen Bu Seferden”
Tasavvufî Derinlikte Şerh
1. AÇILIŞ — GÖNÜL NEDEN YOLA ÇIKAR?
Aziz dostlar,
Bugün Yunus Emre’nin çok derin, çok sarsıcı, fakat ilk bakışta sade görünen bir şiirinin kapısındayız.
Yunus’un dili böyledir: Sade söyler ama insanın derin yerine dokunur. Kısa söyler ama içinde koca bir seyr ü sülûk saklıdır. Bir kelime eder, o kelime insanın kalbinde yıllarca yankılanır.
Bugünkü şiir şu hitapla başlıyor:
“Gönül usanmaduñ sen bu seferden
Çalab’um saklasun seni hatardan”
Daha ilk mısrada Yunus, insana değil; akla değil; bedene değil; doğrudan gönle sesleniyor.
Çünkü tasavvuf yolunda asıl yolcu bedenden önce gönüldür. Ayak yürür ama yolu gönül alır. Dil konuşur ama hakikati gönül duyar. Zihin bilir ama marifeti gönül taşır.
Bu yüzden Yunus, “Ey insan” demiyor. “Ey akıl” demiyor. “Ey beden” demiyor. “Gönül” diyor.
Çünkü gönül, insanın Allah’a açılan iç kapısıdır.
Tasavvufta gönül yalnızca duyguların merkezi değildir. Gönül, insanın hakikate temas ettiği yerdir. Kalp, Kur’ânî anlamıyla yalnızca et parçası değildir; idrakin, basiretin, tecellînin mahallidir.
İnsan dış dünyayı gözle görür. Ama hakikati gönülle sezer. Göz sureti görür. Gönül mânâyı duyar.
Ve Yunus bu gönle soruyor:
“Usanmadın mı sen bu seferden?”
Buradaki “sefer”, yalnızca bir yerden bir yere gitmek değildir. Bu sefer, insanın kendinden geçerek Hak’ka doğru yürüyüşüdür.
Bir insan çok seyahat edebilir ama hiç yol almamış olabilir. Bir insan hiç yerinden kalkmayabilir ama iç âleminde büyük mesafeler kat edebilir.
Tasavvufta asıl sefer, dışarıya değil içeriye doğrudur. Nefisten kalbe, kalpten sırra, sırdan ruha, ruhtan Hakk’ın huzuruna doğru bir iç yürüyüş…
İşte Yunus bu yürüyüşün yorgunluğunu bilir. Çünkü bu yol kolay değildir.
Bu yolda insan bazen sevinçle yürür. Bazen kırılarak yürür. Bazen yalnızlaşarak yürür. Bazen anlaşılmayarak yürür. Bazen de içinden kan sızarak yürür.
Ama gönül yine de durmaz.
Çünkü gönül bir kere hakikatin kokusunu aldı mı, artık eski dünyasına razı olamaz.
2. “GÖNÜL USANMADIN SEN BU SEFERDEN” — YOLUN YORGUNLUĞU
Şimdi ilk beyte daha yakından bakalım:
“Gönül usanmaduñ sen bu seferden
Çalab’um saklasun seni hatardan”
Yunus burada gönle hem hayret ediyor hem dua ediyor.
“Ey gönül, bunca sefere rağmen usanmadın. Bunca acıya, bunca ayrılığa, bunca imtihana rağmen hâlâ yürüyorsun.”
Bu çok derin bir makamdır.
Çünkü insanın dış benliği bazen yorulur. Nefsi yorulur. Aklı yorulur. Bedeni yorulur. Ama gönül hâlâ bir şey arar.
Neden?
Çünkü gönül dünyayla doymak için yaratılmamıştır.
Gönül, Allah’ın nazargâhı olduğu için fânî şeylerle tam olarak dolmaz. İnsan bazen bunu yanlış anlar. Sanır ki eksik olan şey paradır. Sanır ki eksik olan şey ilişkidir. Sanır ki eksik olan şey başarıdır. Sanır ki eksik olan şey görünür olmaktır.
Ama Yunus’un işaret ettiği gönül, bütün bunların ötesinde bir susuzluk taşır.
Bu susuzluk, insanı yola çıkarır.
İşte burada “sefer”, insanın içindeki eksikliğin peşine düşmesidir.
Fakat bu eksiklik aslında bir kusur değildir. Bu eksiklik, insanı Hakk’a çağıran ilâhî bir boşluktur.
İnsanın içinde kapanmayan bir açıklık vardır. Bu açıklık, dünya ile kapanmaz. Çünkü onun kaynağı dünyadan değildir.
Tasavvuf bu yüzden insanı dışarıya değil, içeriye çağırır.
Senin aradığın şey yalnızca dışarıda değildir. Senin aradığın şey, senin içindeki Hakk’a ait izdir.
Yunus’un “gönül” dediği yer, işte bu izin duyulduğu yerdir.
Ama hemen ardından Yunus dua eder:
“Çalab’um saklasun seni hatardan”
“Allah’ım seni hatadan saklasın.”
Bu çok mühimdir.
Çünkü gönül yola çıkınca tehlike de başlar.
İnsan hiç aramıyorsa, sapma ihtimali de azdır. Ama insan hakikat yoluna girdiyse, orada ince perdeler vardır.
Kibir perdesi, ben bildim perdesi, ben erdim perdesi, ben farklıyım perdesi, ben seçildim perdesi…
Tasavvuf yolundaki en büyük hatar, dünyalık hatadan daha incedir. Çünkü dünyalık hata açık olur. Manevî hata ise bazen ibadet kılığına, bilgi kılığına, irfan kılığına, hizmet kılığına bürünür.
İnsan bazen Allah’a yaklaştığını sanırken kendi manevî benliğine tapmaya başlar.
İşte Yunus’un duası bu yüzden büyüktür:
“Yâ Rabbi, bu gönlü hatardan koru.”
Çünkü yolcu için en büyük tehlike yolda kalmak değildir. Yolda yürüdüğünü sanıp kendi nefsinin etrafında dönmektir.
3. “KİŞİ KİM KİŞİNÜN KAHRIN ÇEKİNCE” — İNSAN İNSANIN İMTİHANI
İkinci beyit:
“Kişi kim kişinüñ kahrın çekince
Gidüp görünmemek yigdir nazardan”
Burada Yunus çok insani bir hakikate dokunuyor.
Bir insan başka bir insanın kahrını çektiğinde, bazen görünmemek, gözden uzak olmak daha hayırlıdır, diyor.
Bu beyit ilk bakışta insanlardan kaçmayı öğütlüyor gibi görünebilir. Fakat tasavvufî şerhte mesele bundan daha derindir.
Yunus burada insanın insana nasıl perde olabileceğini anlatır.
Çünkü insan sadece yol arkadaşı değildir. Bazen insan, insanın aynasıdır. Bazen insan, insanın imtihanıdır. Bazen insan, insanın nefsini açığa çıkaran bir vesiledir.
Birinin kahrını çekmek ne demektir?
Onun ağırlığını taşımaktır. Onun zulmüne, sertliğine, anlayışsızlığına, kabalığına, kırıcı hâline maruz kalmaktır.
Tasavvufta sabır çok kıymetlidir. Ama sabır, her zulme sessizce razı olmak değildir. Bazen sabır, oradan edeple uzaklaşmayı bilmektir.
Çünkü insan her nazarın altında duramaz.
“Nazar” burada sadece bakış değildir. Nazar, yöneliştir. Nazar, etki alanıdır. Nazar, bir ruhun başka bir ruh üzerinde bıraktığı tesirdir.
Bazı insanlar vardır, yanında gönlünüz genişler. Bazı insanlar vardır, yanında içiniz daralır.
Bazı ortamlar vardır, kalbiniz zikre meyleder. Bazı ortamlar vardır, nefsiniz kabarır.
Yunus bunu bilir.
Bu yüzden “gidip görünmemek” sadece fiziksel uzaklık değildir. Bazen gönlü korumaktır. Bazen nazardan sakınmaktır. Bazen kendini ispat etmeyi bırakmaktır. Bazen kavganın içinde haklı çıkmaya çalışmak yerine, gönlün selametini tercih etmektir.
Bu çok derin bir irfandır.
Modern insan her yerde görünmek istiyor. Sosyal medyada görünmek, ilişkilerde görünmek, toplumda görünmek, haklılığında görünmek, acısında görünmek, başarısında görünmek…
Ama Yunus diyor ki: Bazen görünmemek daha iyidir.
Çünkü görünürlük her zaman hakikat değildir. Bazen görünmezlik, kalbi koruyan bir örtüdür.
Tasavvuf yolcusu her yerde kendini ortaya koymaz. Her tartışmada konuşmaz. Her bakışın önüne çıkmaz. Her kalabalıkta kendini ispat etmez.
Çünkü bilir ki gönül naziktir.
Gönül, her nazarın altında durmaya dayanmaz.
4. “TOGALDAN BAĞRUMI TOGRADI GURBET” — GURBETİN MANEVÎ ANLAMI
Üçüncü beyit:
“Togaldan bağrumı togradı gurbet
Sızar tamar ciğer kanı tamardan”
Bu beyitte Yunus’un dili çok sarsıcıdır.
“Doğduğumdan beri gurbet bağrımı doğradı. Ciğer kanı damardan sızar.”
Burada gurbet, sadece memleketten ayrı olmak değildir.
Tasavvufta gurbet, ruhun aslî vatanından ayrı düşmesidir.
İnsan bu dünyaya doğar ama bir tarafı hep başka bir yere aittir. Beden dünyadadır; ama ruh ezelden bir iz taşır. İnsan toprağa basar; ama içinde semâya ait bir özlem vardır.
Bu yüzden bazı insanlar sebepsiz hüzün taşır. Her şey yerindeyken bile içinde bir eksiklik duyar. Kalabalığın içinde yalnız hisseder. Sevildiği hâlde tam doymamış gibidir. Başardığı hâlde hâlâ eksik gibidir.
İşte bu, tasavvufun “gurbet” dediği şeydir.
Gurbet, sadece dışarıda kalmak değildir. Gurbet, insanın kendindeki hakikatten uzak düşmesidir.
Yunus “doğduğumdan beri” diyor.
Çünkü insan dünyaya doğduğu anda ayrılık başlamıştır.
Ruhun Hakk’a yakınlık hâlinden bedenin perdeli âlemine gelişi, bir gurbet hâlidir. Bu yüzden insan dünyada neye kavuşursa kavuşsun, derinde başka bir kavuşmayı arar.
Bu arayış aşkın kaynağıdır.
Aşk, aslında ruhun vatanını hatırlamasıdır.
İnsan bir şeyi sever. Ama aslında sevdiği şeyde Hakk’ın izini arar.
Bir yüzü sever. Bir sesi sever. Bir kokuyu sever. Bir mekânı sever. Bir sözü sever.
Ama bütün sevgilerin derininde asıl sevgiliye ait bir iz vardır.
Yunus’un gurbeti budur.
Bu gurbet öyle hafif bir hüzün değildir. “Bağrımı doğradı” diyor.
Çünkü hakikat özlemi insanın içini yarar. Dışarıdan bakınca insan sakin görünür ama içeride bir kanama vardır.
“Sızar tamar ciğer kanı tamardan”
Bu, aşkın bedene kadar inen acısıdır.
Tasavvufta aşk yalnızca tatlı bir duygu değildir. Aşk bazen ciğer kanıdır. Aşk bazen iç yanmasıdır. Aşk bazen insanın dünyaya sığmamasıdır.
Bu yüzden sûfîler aşkı bir süs gibi değil, bir yangın gibi anlatırlar.
Aşk insanı güzelleştirir ama önce yakar. Aşk insanı genişletir ama önce daraltır. Aşk insanı Hakk’a götürür ama önce kendinden geçirir.
Gurbet bu yüzden bir ceza değildir. Gurbet, dönüş çağrısıdır.
İnsan dünyada gurbettedir ki vatanı arasın. Ayrılığı tatsın ki vuslatı özlesin. Eksikliği duysun ki tamamlanmayı Hakk’ta arasın.
5. “VATAN OLDI DİKEN GURBET GÜLİSTÂN” — HAKİKAT YOLCUSUNUN TERSİNE DÖNEN ÖLÇÜLERİ
Dördüncü beyit:
“Vatan oldı diken gurbet gülistân
Agu içmek yig oldı ney-şekerden”
Bu beyit, seyr ü sülûkün en çarpıcı hâllerinden birini anlatır.
Yunus diyor ki: Vatan diken oldu, gurbet gül bahçesi oldu. Zehir içmek, şeker kamışından daha iyi oldu.
Bu ne demektir?
Normal insan için vatan güvenlidir, gurbet zordur. Şeker tatlıdır, zehir acıdır. Gül bahçesi güzeldir, diken yaralar.
Ama Hak yolcusu için ölçüler değişir.
Çünkü nefsin rahat ettiği yer, ruh için bazen diken olur. Nefsin zorlandığı yer, ruh için bazen gülistan olur.
Bu çok derin bir tasavvufî dönüşümdür.
İnsan ilk başta rahatlık ister. Anlaşılmak ister. Sevilmek ister. Takdir edilmek ister. Güvende olmak ister.
Ama yol derinleştikçe fark eder ki bazı rahatlıklar onu uyutuyor. Bazı tatlılıklar onu nefsine bağlıyor. Bazı konforlar onu hakikatten uzaklaştırıyor.
O zaman diken gibi görünen şey, terbiye olur. Gurbet gibi görünen şey, açılış olur. Zehir gibi görünen şey, şifa olur.
Tasavvufta buna “hâlin tersine dönmesi” diyebiliriz.
Başta acı olan şey, sonra rahmet kapısı olur. Başta kayıp olan şey, sonra kurtuluş olur. Başta yalnızlık olan şey, sonra yakınlık olur. Başta gurbet olan şey, sonra Hakk’a yakınlık olur.
Yunus’un “vatan oldu diken” demesi, insanın eski alışkanlık yurdunun artık ona dar gelmesidir.
Eskiden sevdiği şeyler artık onu tatmin etmez. Eskiden koştuğu şeyler artık ona ağır gelir. Eskiden sığındığı yerler artık diken olur.
Bu, manevî olgunlaşmanın işaretidir.
Çünkü insanın vatanı değişmiştir.
Artık vatan, nefsin rahat ettiği yer değildir. Artık vatan, gönlün Hakk’a yakın olduğu yerdir.
Bu yüzden gurbet gülistan olur.
Çünkü dışarıda gurbet gibi görünen şey, içeride Hakk’a yakınlık doğuruyorsa, orası gülistandır.
Bir insan kalabalığın içinde kendinden uzaksa, orası vatanda bile gurbettir. Bir insan yalnızlıkta Hakk’a yakınsa, orası gurbette bile vatandır.
6. “AĞU İÇMEK YİĞ OLDI NEY-ŞEKERDEN” — ZEHİR NASIL ŞİFA OLUR?
Aynı beyitte ikinci mısra:
“Agu içmek yig oldı ney-şekerden”
Yani “Zehir içmek, şeker kamışından daha iyi oldu.”
Bu ifade tasavvuf dilinde çok derindir.
Çünkü burada zehir, nefsin hoşlanmadığı imtihandır. Şeker ise nefsin hoşlandığı tatlılıktır.
Nefs her zaman şekeri ister. Takdir ister. Kolaylık ister. Konfor ister. Haklı çıkmak ister. Sevilmek ister. Kontrol etmek ister.
Ama ruh bazen zehir gibi görünen tecrübelerle uyanır.
Bir kayıp, bir ayrılık, bir yalnızlık, bir kırılma, bir anlaşılmama, bir başarısızlık, bir iç daralması…
Bunlar zahirde zehir gibidir.
Fakat insan bu acıları doğru okuyabilirse, her biri bir mürşid olabilir.
Burada dikkat edelim: Acıyı yüceltmek başka şeydir, acının içindeki işareti okumak başka şeydir.
Tasavvuf acıyı romantize etmez. Ama acının insanı uyandırabilecek bir kapı olduğunu bilir.
Her acı insanı olgunlaştırmaz. Bazı acılar insanı sertleştirir. Bazı acılar insanı içine kapatır. Bazı acılar insanı kırgın, öfkeli, savunmacı yapar.
Ama acı tefekkürle, teslimiyetle, murakabeyle, dua ile işlendiğinde başka bir şeye dönüşür.
O zaman zehir, panzehir olur.
Zehir nefsin zehridir ama ruhun ilacıdır.
Yunus burada bunu söylüyor:
Ben artık şekere aldanmıyorum. Çünkü bazı tatlılıklar beni uyuttu. Bazı acılar ise beni uyandırdı.
Bu çok büyük bir idraktir.
Modern insan sürekli iyi hissetmek istiyor. Ama tasavvuf sürekli iyi hissetmeyi değil, hakikate uyanmayı önemser.
Bazen iyi hissetmek nefsin afyonudur. Bazen kötü hissetmek ise kalbin uyanışıdır.
Yunus bize şunu öğretiiyor:
Tatlı görünen her şey nimet değildir. Acı görünen her şey de musibet değildir.
Asıl mesele şudur:
Bu hâl beni Hakk’a yaklaştırıyor mu, uzaklaştırıyor mu?
7. “GÜHER DİDÜKLERİ İLM-İ HÜNERDÜR” — GERÇEK CEVHER NEDİR?
Beşinci beyit:
“Güher didükleri ‘ilm-i hünerdür
Hünermende hüner yigdir güherden”
Güher, cevher demektir. Değerli taş, inci, öz, kıymetli şey…
Yunus diyor ki: İnsanların cevher dediği şey, aslında ilim ve hünerdir. Hüner sahibinde hüner, cevherden daha üstündür.
Bu beyit çok inceliklidir.
Tasavvufta ilim iki türlüdür:
Birincisi, zihinde kalan ilim. İkincisi, hâle dönüşen ilim.
Zihinde kalan ilim insanı bilgin yapar. Hâle dönüşen ilim insanı arif yapar.
Yunus’un “ilm-i hüner” dediği şey, kuru bilgi değildir.
Bu, insanı dönüştüren bilgidir. İnsanın nefsini terbiye eden, kalbini incelten, bakışını değiştiren, davranışına yansıyan bilgidir.
Bir insan çok okuyabilir ama kaba kalabilir. Çok konuşabilir ama incinmiş bir kalbi fark etmeyebilir. Çok şey bilebilir ama kendi nefsinin oyunlarını göremeyebilir.
O zaman o bilgi henüz hüner olmamıştır.
Hüner, bilginin insanda ahlâka dönüşmesidir.
İşte tasavvufun en büyük ölçüsü budur:
Bildiklerin seni nasıl bir insan yaptı?
Daha merhametli mi oldun? Daha edepli mi oldun? Daha sabırlı mı oldun? Daha az kırıcı mı oldun? Daha derin dinleyen biri mi oldun? Daha az kendini merkeze koyan biri mi oldun?
Bilgi seni dönüştürmediyse, henüz kalbe inmemiştir.
Yunus’un “hünermende hüner yigdir güherden” demesi budur.
Cevher dışarıdan parlayabilir. Ama hüner insanın içinde ortaya çıkar.
Bir insanın hakiki cevheri, sahip olduklarında değil, hâlindedir.
Mal cevher değildir. Makam cevher değildir. Şöhret cevher değildir. Hatta kuru bilgi bile cevher değildir.
Asıl cevher, insanın Hakk’a uygun hâle gelmesidir.
Bir insanın susuşunda edep varsa, o hünerdir. Bakışında merhamet varsa, o hünerdir. Öfkesini yutabiliyorsa, o hünerdir. Kırıldığı yerde intikam değil dua doğuyorsa, o hünerdir. Bildikçe küçülüyor, küçüldükçe derinleşiyorsa, o hünerdir.
8. “YÛNUS GÖĞÜS AÇUP DOSTA GİDERKEN” — TESLİMİYETİN SON MAKAMI
Altıncı beyit:
“Yûnus göğüs açup dosta giderken
Çalab’um saklasun seni hatardan”
Şiirin son görünen beyti bizi tekrar duaya getiriyor.
Yunus göğsünü açmış, dosta gidiyor.
Burada “göğüs açmak” çok güçlü bir semboldür.
Göğüs açmak, savunmayı bırakmaktır. Kendini Hakk’a teslim etmektir. Perdeleri kaldırmaktır. Kalbi gizlememektir. Yarayı saklamamaktır. Aşk yolunda korunaksız kalmayı göze almaktır.
İnsan normalde göğsünü kapatır. Çünkü incinmekten korkar. Çünkü yaralanmaktan korkar. Çünkü reddedilmekten korkar. Çünkü görülmekten korkar.
Ama Yunus dost yolunda göğsünü açıyor.
Bu, “Ben artık saklanmıyorum” demektir. “Ben artık kendimi savunmuyorum” demektir. “Ben artık Hakk’ın huzurunda olduğum gibi duruyorum” demektir.
Tasavvufta bu çok yüksek bir teslimiyet hâlidir.
Çünkü insan Allah’a giderken rol götüremez. Maske götüremez. İmaj götüremez. Manevî kimlik götüremez. Kendine dair süslü hikâyeler götüremez.
Dosta giden, çıplak gönülle gider.
Yunus’un göğüs açması, nefsin zırhlarını çıkarmasıdır.
Ama yine aynı dua gelir:
“Çalab’um saklasun seni hatardan”
Bu çok mühimdir.
Çünkü yolun başında da hatar vardır, sonunda da hatar vardır.
Başta insan dünyaya sapabilir. Ortada manevî gurura sapabilir. Sonda ise “ben vardım” duygusuna sapabilir.
Bu yüzden sûfî hiçbir zaman kendinden emin olmaz. Daima Hakk’ın muhafazasına sığınır.
Gerçek arif, “Ben oldum” demez. “Allah beni korusun” der.
Yunus’un şiiri bu dua ile kapanır gibi görünür:
Yâ Rabbi, gönlü sakla. Yâ Rabbi, yolu sakla. Yâ Rabbi, aşkı sakla. Yâ Rabbi, bu seferi hatardan koru.
9. ŞİİRİN ANA HAKİKATİ — GÖNÜL YOLDA, NEFS İMTİHANDA
Bu şiirin tamamına baktığımızda birkaç büyük hakikat ortaya çıkar.
Birincisi: Gönül yolcudur.
İnsan bazen bunu unutuyor. Kendini sadece bedenden, meslekten, ilişkilerden, geçmişten, hikâyeden ibaret sanıyor.
Ama Yunus bize hatırlatıyor:
Senin içinde bir yolcu var.
O yolcu bu dünyaya alışamıyor. Çünkü onun asıl vatanı dünya değil. O yolcu sürekli bir şeyi özlüyor. Çünkü ezelde duyduğu hitabın yankısını arıyor.
İkincisi: Gurbet rahmet olabilir.
İnsanın içindeki yalnızlık, her zaman patolojik bir boşluk değildir. Bazen o yalnızlık, ruhun Hakk’a ait oluşunun işaretidir.
Üçüncüsü: Acı doğru okunursa irfana dönüşür.
Zehir, şekerden üstün olabilir. Diken, gülistana dönüşebilir. Gurbet, vatandan daha hakiki bir yakınlık doğurabilir.
Dördüncüsü: Bilgi hâle dönüşmelidir.
Yunus’un “ilm-i hüner” dediği şey, kitap bilgisinden ibaret değildir. O bilgi, insanın yürüyüşüne, ses tonuna, sabrına, merhametine, edebine yansımalıdır.
Beşincisi: Yolun başı da sonu da dua ister.
“Çalab’um saklasun seni hatardan.”
Bu cümle şiirin kalbidir.
Çünkü tasavvuf yolunda en büyük sermaye, kulun kendi gücü değil, Hakk’ın muhafazasıdır.
10. MODERN İNSANA BU ŞİİR NE SÖYLER?
Bu şiir yalnızca geçmişte yaşamış sûfîlerin hâlini anlatmıyor. Bugünün insanına da çok şey söylüyor.
Bugünün insanı çok görünür ama çok yalnız. Çok konuşuyor ama gönlü duyulmuyor. Çok şey biliyor ama kendini tanımıyor. Çok bağlantısı var ama hakiki irtibatı az. Çok seçeneği var ama iç huzuru az.
Yunus’un bu şiiri modern insana şunu soruyor:
Sen gerçekten nereye gidiyorsun?
Bu kadar koşturma içinde gönlün hangi sefere çıkmış durumda?
Senin yorgunluğun beden yorgunluğu mu, yoksa ruh gurbeti mi?
Senin acın sadece yaşadıklarından mı, yoksa kendinden uzak düşmüş olmaktan mı?
Senin aradığın şeker mi, yoksa hakikat mi?
Senin bilgin seni büyütüyor mu, yoksa benliğini mi şişiriyor?
Ve en önemlisi:
Sen bu yolda Hakk’ın muhafazasını istiyor musun?
Çünkü insanın tek başına hakikate varması mümkün değildir.
Bu yol lütuf ister. Bu yol edep ister. Bu yol dua ister. Bu yol korunma ister.
11. SOHBETTE KULLANILABİLECEK DERİN ARA CÜMLELER
Gönül, insanın Allah’a açık kalan son penceresidir.
İnsan bazen dünyada yer bulamadığı için değil, Hakk’tan uzak düştüğü için gurbet çeker.
Her acı insanı arif yapmaz; ama tefekkürle taşınan acı, insanı kendine getirir.
Bazı insanlar vatanda yaşar ama ruhen gurbettedir. Bazıları gurbette yaşar ama Hakk’a yakın olduğu için vatandadır.
Yunus’un sefer dediği yol, ayakla değil yanarak alınır.
Hakikat yolunda şeker bazen uyutur, zehir bazen uyandırır.
Bilgi dilde kalırsa yük olur; kalbe inerse nur olur; hâle dönüşürse hüner olur.
Dosta göğüs açmak, Allah’ın huzurunda artık kendini savunmamaktır.
En büyük hatar, yolda olduğunu sanıp nefsinin etrafında dönmektir.
Arifin duası şudur: Yâ Rabbi, beni benden koru.
12. KAPANIŞ — GÖNÜL, SEFER VE DOST
Aziz dostlar,
Yunus’un bu şiiri bize bir yol haritası veriyor.
Önce gönül yola çıkar. Sonra insanın insanla imtihanı başlar. Sonra gurbet derinleşir. Sonra vatan ve gurbet yer değiştirir. Sonra zehir ve şekerin anlamı değişir. Sonra bilgi hüner hâline gelir. Ve en sonunda Yunus göğsünü açarak dosta gider.
Bu, insanın bütün manevî yolculuğunun özetidir.
Başta insan dışarıda bir şey arar. Sonra içeride bir yara fark eder. Sonra o yaranın aslında bir davet olduğunu anlar. Sonra acının içindeki rahmeti görür. Sonra bildikleri hâle dönüşmeye başlar. Sonra artık Hakk’a karşı savunmasız kalır.
İşte o zaman insan dost yolcusudur.
Ama Yunus şiiri zafer cümlesiyle bitirmez. “Ben erdim” demez. “Ben bildim” demez. “Ben oldum” demez.
Yine dua eder:
“Çalab’um saklasun seni hatardan.”
Bu, bütün sûfî yolunun ahlâkıdır.
Ne kadar bilirsen bil, korunmaya muhtaçsın. Ne kadar yürürsen yürü, lütfa muhtaçsın. Ne kadar seversen sev, muhafazaya muhtaçsın. Ne kadar yanarsan yan, Hakk’ın rahmetine muhtaçsın.
Çünkü bu yol insanın kendi gücüyle tamamlanmaz.
Bu yol, gönlün yanmasıyla başlar; edep ile yürür; aşk ile derinleşir; dua ile korunur; teslimiyetle dosta varır.
Ve belki bu şiirin bize bıraktığı en büyük dua şudur:
Yâ Rabbi,
gönlümüzü bu seferden usanmışlardan eyleme.
Bizi gurbetin mânâsını anlayanlardan eyle.
Acılarımızı nefsin karanlığına değil, kalbin uyanışına vesile kıl.
Bildiklerimizi hâle, hâlimizi edebe, edebimizi aşka dönüştür.
Bizi yolda iken yoldan çıkaran hatarlardan koru.
Ve göğsümüzü dosta açabilecek bir teslimiyet ihsan eyle.
Âmin.
Ara
Öne Çıkan Yazılar
